Antik Çağda Anadolu Medeniyetleri

Anadolu ve Çukurova Tarihine En Erken Işık Tutan
Hititler ve Luviler Kimdi?
Ahmet Ünal
Hititler Anadolu’da en az beş asır yaşamış (MÖ 1700-1200) ve unutulmuş onlarca kavimlerden yalnızca biridir. Kendileriyle çok yakın akraba Luvilerle aşağı yukarı aynı anda Anadolu’ya göç ettikleri sanılmaktadır. Luviler, onlara göre daha da uzun ömürlüdür (MÖ 1700-700). Hititlerin sağlamaya çalıştıkları politik birlik, zor Anadolu coğrafyasında savaş ve yağma esasına dayalı ilk üniter devlet denemesidir. Başarılı olup olmadığı yanlar vardır. Değerlendirme yaparken soruyu aksi yönden yöneltmek gerekir. Kurulmasa ne olurdu? Anadolu’da kitlelerin gücü atıl kalır, bu gün hayranlığımızı kazanan nice eser ve anıt yapılmamış olurdu. Belki aksi de olurdu. Asurlulularla tesis edilen ticaret daha da gelişir, Anadolu halkları çok daha erken dönemde refaha kavuşur, bilim, teknoloji ve sanat çok daha gelişmiş olurdu. Mülahazaların sonu gelmez! Her imparatorluk gibi kaynaklar askeri gücün masraflarını karşılamayınca ve siyasî iktidarı yitirdiklerinde diğer halklarla karışıp, yok olup gitmişlerdir, ama arkalarında bıraktıkları maddi ve manevi kültür mirası günümüze kadar ulaşmış ve onları bir efsane kavim olmaktan kurtarmıştır. Bu miras çok önemlidir, aşağıda ne olduğu ve neye yaradığı üzerinde biraz duracağız.
Fransız Bilimler Akademisi’nden Charles Texier, ırktaşı Jean-François Champollion Mısır yazısını çözdükten 15 yıl sonra, yani 1835’de o zamanlar ne olduğunu pek anlayamadığı Hitit başkenti Boğazköy’deki devasa harabeleri keşfedince, burası ilgi alanı oldu. Gelen gidenlerin sayısı her geçen gün arttı; başka yerlerde benzeri olmayan harabeler ve hemen yakınındaki Yazılıkaya kabartmalarının eşsiz buluntu ve tarihi bilgilere gebe olduğu anlaşılınca emperyal güçlerin arkeologları kazı izni alabilmek için Babı Âli’nin kapı eşiğini epeyce aşındırdılar. İngiliz, Amerikan, Fransız ve Almanlar başı çekiyorlardı. 1905’ten itibaren Almanlar bozkırın ortasında, o zamanlar henüz önemi anlaşılamayan bir kent olan Ankara’nın 200 km. doğusunda, Çorum, Sungurlu’ya bağlı Boğazköy’de kazı yapmaya başladılar. Başlarında Akad dilini çok iyi bilen, çivi yazılı metinleri gazete gibi okuyan Hugo Winckler vardı. Amacı sadece tablet bulmak, okumak ve o müthiş muammanın sırrını çözmekti.
Burada ele geçen çivi yazılı tabletlerden bazıları Winckler’in çok iyi anladığı Akad dilinde idi ve Sami kökenli olan ve dolayısıyla Arapçaya benzeyen bu dil çoktan çözülmüş olduğundan, anlaşılıyordu; ilk ele geçen tabletler arasında Mısırlılarla Hititler arasında yapılmış olan ve şu sıralar halk arasında yanlışlıkla “Kadeş Antlaşması” denen metin de vardı. Winckler okuyunca gözlerine inanamadı. On yıllardan beri bilim alemini uğraştıran sır çözülmüştü. Bu kadar mahrumiyet içinde kazdığı yerin Hititlerin başkenti Hattuşa olduğunu anlayınca afalladı. Kuzey Suriye’de ele geçen nice kabartma ile Fenike alfabesi ve resim yazısıyla yazılmış eserlerin de bu kavimle ilişkili olduğu detektif çalışmalarını aratmayan çabalardan sonra anlaşılmıştır.
Ama o zamana dek sadece Mısır’daki Amarna’da ele geçen sadece iki tabletten bilinen ve burada çoğunluğu oluşturan asıl Hititçe yazılmış olan tabletlerin dilinin çözülmesi uzun yıllar aldı ve sabır gerektirdi. Meşakkatli uğraşı ve tabletlerin korunduğu Berlin ve İstanbul müzelerinin loş arşiv odalarında geçirilen nice mesaiden sonra, Birinci Dünya Harbinin hararetli günlerinde dil çözüldü ve tabletler birer sırlarını vermeye başladılar. Anadolu topraklarında ölmüş ve unutulmuş bir devlet doğuyordu. Bu yeniden doğan, ilk Anadolu birliğini kuran ve yarım bin yıl Yakın Doğu’ya kan kusturan Hitit İmparatorluğuydu!
Hititçenin çözülmesinde, denebilir ki, Norveçlisinden Danimarkalısına, Alman’dan Çek’ine, Rus’undan tüm uygar kavim mensupları katkıda bulunmuştur. O zamanlar Viyana’da çalışmakla kalmayıp, bazen de cephede görev alan Çek B. Hrozny, sadece son köşe taşını yerleştiren kişidir. O sıralar Viyana Üniversitesinde öğretim üyesi olan Hrozny I. Dünya Savaşı’nda Avusturya ordusunda bilimle askerliği çok iyi bağdaştırmış bir askerdi ve albay Kammergruber gibi çok anlayışlı ve mesen gibi davranan, bilinmeyen bir dili çözmek uğruna savaşmanın, herkesin kolayca yapabileceği adam gırtlaklamaktan daha önemli olduğunu kavramış birisiydi; Hrozny’ye bilimsel çalışmalarını yürütebilmesi için sık sık izin veriyordu. Çözüm işinde Hrozny’nin işini kolaylaştıran bir dize öğe vardı. Hititçe melez bir dildi ve sözcük dağarcığında çok sayıda Sümerce, Akadça ve o zamanlar henüz anlaşılmayan Hurrice, Hattice ve Luvice sözcükler barındırıyordu. Grameri gayet basitti. Hrozny’nin kendisi bir Hintavrupacı olmasa da, her Batılı bilim adamı gibi Grekçe ve Latince gibi ölü ve yaşayan diğer dilleri çok iyi biliyordu. Böylece, karşılaştırma yaparken zorluk çekmiyordu.
Dil çözülünce, çok sayıda Hint-Avrupa dilleriyle benzerlik gösterdiği anlaşıldı. Sanskritçe, Latince, Yunanca ve diğer modern Avrupa dillerindekilere benzeyen sözcükler hemen göze çarpıyordu. Bunların sayısı fazla değildi, ama tıpkı Osmanlıcadaki Türkçenin rolü gibi dilin belkemiğini oluşturuyordu; Hititçe Anadolu potasında diğer dillerden aldığı çok sayıda yabanca sözcükler yüzünden dil neredeyse melezleşmişti, ama dilin esas yapısı, yani dilbilgisi kuralları, çekim ekleri vs. Hintavrupaca idi. Bu bakımdan dil neredeyse Osmanlıcaya benziyordu.
Hititliliğin kalbinin asıl attığı yerin Orta Anadolu olduğu anlaşılınca o zamana dek Hititleri Kuzey Suriye’de zanneden araştırmacıların dikkati Orta Anadolu’ya çevrildi. Kültepe ve Alişar gibi daha başka yerlerde de kazılar yapıldı; yeni keşifler, Hititlerin meşhur kaya anıtlarına yenilerini ekledi, tabletlerin ve Luvi dilinde yazılmış kaya anıtlarının ve iki dilli mühürlerin sayısı çoğaldı. Hititler öncesinde yerli Anadolu kavimlerinin Asurlularla canlı bir ticaret ilişkisi içinde oldukları, Kayseri yakınlarındaki Kültepe’de ele geçen tabletlerden zaten çok iyi biliniyordu. İşte Hititler böylesine canlı bir ticaret hayatı ve zengin bir dünyanın içine gelmişlerdi. Nasıl oldu bilinmiyor, sanki gökten zembille inmiş gibi birdenbire beliriyorlar.
Ama Hititler ve devlet ortakları ve yakın akrabaları Luviler Anadolu’ya nereden, ne zaman ve niçin gelmişlerdi? Bu, çok zor bir soru. Zira ne kendi yazdıkları metinlerde ne de arkeolojik buluntular arasında yanıtlayacak güvenilir ipuçları vardır. Kafkaslar veya Balkanlar ve Boğazlar üzerinden geldikleri sadece bir tahmindir. Anayurt ve göç nazariyelerinin ömrü tükenmek üzere. Son yıllarda göç etmedikleri, Anadolu’nun yerlileri oldukları bile öne sürülmüştür. Aman ha dikkat! Türklerin farkında olmayarak tav oldukları bu görüşte sinsi bir tuzak gizlidir. Zira bu ırkçı bir yaklaşım söz konusudur, yani Anadolu’yu tüm Hintavrupalı kavimlerin anavatanı yapmakla, en başta dünyanın ilk kentleri, madencilik ve tarım ve hayvancılık gibi Anadolu’nun değerli uygarlık unsurlarına ortak olunmak, sömürmek istenmektedir!
Peki kimdi bu Hititler ve arkalarında kalan, onları unutulmaz yapan, onları diğerlerinden ayıran şeyler nelerdir? İster göçmüşler, ister Anadolu’da yeniden parlamış olsunlar, gözlerini müreffeh bir dünyanın içinde açmışlardı. Kayseri ile Çorum arasındaki çekirdek bölgede bir güç olarak ortaya çıkarken aşırı derecede silâh zoru kullandıklarını hem ayrıntılarıyla yazdıkları savaş raporlarından hem de kazı yerlerinde bulunan tahribat ve yangın izlerinden biliyoruz. Ama kılıç yanında barış ve hanedanlar arası evlilik yoluyla sızmayı, antlaşmalar ve dostça ilişkiler sayesinde Anadolulaşmayı, Mezopotamya çivi yazısı, edebiyatı, tekniği, mimarisi, bilimi, dini, falcılığını alarak uygarlaşmayı kısa zamanda becermişler ve Anadolu’nun dört bir yanına yayılmaya başlamışlardır. Bir kara kavmidirler, dolayısıyla Anadolu’yu çevreleyen her üç denizin sahillerinde kalıcı hükümdarlık kuramamışlardır. Yayılmanın amacı, yağma ve maden vs. gibi tabii kaynaklardır. Bundan dolayı, Anadolu ile pek fazla uğraşmadan hemen güneydoğuya, Kuzey Suriye doğru yönelmişler ve ta Mezopotamya’nın içlerine kadar girmişlerdir.
Daha ikinci kralları, Murşili ta bugün Irak topraklarında yer alan Babil’e kadar gitmiştir; boş ve hiçbir işe yaramayan bir zaferle geri dönerken daha karısı ve çocuklarını göremeden sinsi bir suikastın kurbanı olmuştur. Sonradan Hititler Levant dediğimiz ve Eski Doğu ticaretinin çekirdek alanı Filistin’i de ele geçirdiler ve gene buralarda çıkarları olan Mısır’la karşı karşıya geldiler. İşte kimin kazanıp kimin kaybettiği bilinmeyen meşhur Kadeş Savaşı, Doğu Akdeniz’in bu kritik kesiminde hâlâ bitmeyen çıkar çatışması yüzünden çıktı.
Hitit devleti, Kuzey Suriye, Güneydoğu Anadolu, Orta Anadolu ve Ege bölgesi ekseni üzerinde askerî baskı, feodal yapı ve biraz da ticaret faaliyetlerine dayalı bir sistemdir. Bir ilktir, bir denemedir, başarılı mı, yoksa başarısız mı olduğu bilinemez, ama bir gerçek vardır: Böyle bir idareci zümre yaşamıştır.
Hititler bazı meslek işlerini yerli veya yabancı başkalarına yaptırmışlardır. Ticaret, denizcilik, taş işçiliği, at eğitimi, tıbbi tedavide önemli rol oynayan büyücülük, din, falcılık, kehanet, astroloji hepten yabancıların elindedir.
Hitit devleti M. Ö. 1650’de kuruldu, 1200’de de bilmediğimiz nedenlerden ötürü çöküp gitti. Kim yıktı, kim yaktı, bilmemiz mümkün deği, ama Hitit askerî ve ekonomik baskısından bıkan usanan yerli kavimlerin veya Akdeniz üzerinden göçüp gelen tarihi Deniz Kavimleri“nin etki ve katkısı kesinlikle vardı. Zaten Hititli dediğimiz bir avuç idareci, asker, bürokrat ve rahipten ibaret bir kadro idi. Temelde tüm Anadolu’ya yayılmış bir „Hitit halkı söz konusu değildi. Modern hanedanlara benziyorlardı. Hanedan ve onun sırtını dayadığı kadronun çökmesiyle yazı da, dil de, sanat ta, mimari de dahil, her şey unutulup gitti, ta ki 130 sene önce yeniden bulununcaya kadar.
Öyle anlaşılıyor ki, güç merkezlerinde bir kayma söz konusu oldu ve bunun sonucunda o zamana dek ağırlıklı olarak Anadolu’nun güney kesiminde yaşayan Luvi nüfusunda güney doğuya, Kuzey Suriye’ye doğru yöneldi. MÖ 1000 ile 650 arasında Geç Hitit dediğimiz kent beylikleri daha uzun süre Anadolu’nun güneyinde ve Kuzey Suriye’de var olmaya ve Hitit geleneğini ve resim yazısını yaşatmaya devam ettiler. Ama şimdi her şey artık gerçek Hititlerin değil, Luvi ve ortakları Fenikelilerin omuzlarında yükseliyordu.
Bana göre Hititler, Anadolu’da taşı en dayanıklı yapı unsuru olarak ilk kez mimariye sokan insanlardır. Onlara “taş hastası” (petromaniac) denmesi bir özür olarak değil, üstün bir övgü olarak anlaşılmalıdır. tarım ve konut yapımına uygun olmayan düz arazisi kıtlığı dere yataklarına konut yapmayı akla getirirse de Hititli bundan kaçınmıştır. Depremden korktuğu içindir ki yapıları sırf taştandır, sağlamdır. Açlık ve susuzluktan korktuğu içindir ki silo ve su havuzları devasadır ve sürekli dolu tutulur. Pislik ve kirlilik sonucu hastalanmaktan ve tanrı gazabını üzerine çekmekten korktuğu içindir ki, dini akidelere bürünmüş olsa bile sürekli arınır, yıkanır. Tanrı cezasından korktuğu içindir ki, asla yalan söylemez.
Aşırıya kaçan bazı araştırmacılar, demir bakımından Anadolu’nun ününü duyunca buraya geldiklerini söyleseler de, onlar sanki taşın peşinde koşmuşlar gibidirler!
Anadolu’da ilk federal devleti kurmuşlar ve bu topraklarda ilk kez yükselen ve önemsenir bir güç olarak Mezopotamya ve Mısır devletleriyle bilek yarışına girmişlerdir. Periferal gücün yapabileceğinin en fazlasını başarmışlardır. Mezopotamya uygarlığının kenarında bir “taşra“ olarak görülmek istenen Anadolu açısından bu büyük bir prestijdir ve Anadolu’ya biçilen jeopolitik çarşafın yırtılması anlamını taşır.
Ancak, asıl önemli ve değerli olan ve geleceğe iz bırakan, metinlere yansımış olan eşi benzeri olmayan bilgilerdir. Bazıları folkloristik değer taşır. Metinleri okur, bugün sadece bina temelleri görülebilen Hitit kent ve köy harabelerini gezerken, günümüzdeki Anadolu köyleri her neyse de, en başta yerleşim için en uygun konum seçimi, çevre ve kent planlaması olmak üzere, yapılarda kullanılan madenin sağlamlığı ve kalitesi, yeşil alanlar, çöpleri belirli çukurlarda toplama alışkanlığı, temiz içme suyu kanalları ve kanalizasyonlar, resmî, dinî ve özel yapıların sayısı ve sağlamlığı, yol ağları açısından kentleri bile ilkel gelir. İnsanın doğayla olan girift ilişkisi çok önemlidir. İnşaatlarda kullanılacak ağaçlar gelişi güzel kesilmez, ormanlardan sorumlu Hava, Fırtına ve Yağmur Tanrısı’ndan izin alınır; bu, Şamanizm’e varan bir inançtır ve yakın zamana kadar Türkiye ormanları bu şekilde korunmuştu. Çöpler her yere atılmaz, hayvanlar gelişi güzel avlanmaz ve dere yataklarına ev yapılmaz!
Kurban malzemesi ve besin olarak hafif alkollü şarap ve biranın oynadığı role bakıldığında, hatta şaraba yerli Anadolu dillerinden gelme viyana dendiği ve sözcüğün tüm uygar Batı dillerine „oinos, vinos, wine, wein, vin“olarak girdiği düşünüldüğünde, günümüz Anadolu’sunda Fransız patentiyle şarap ve Çek, İsveç ve Alman patentleriyle bira üretildiğini görüyoruz.
Konu ve uğraşımız gereği Hitit metinlerinde parfüm, güzel kokular ve ıtriyat üzerine de birkaç söz etmemiz gerekir. Nihayet eskilerde güzel koku da tıpkı tat ve hoş görünüm gibi insanlar kadar tanrıları da hoşnut eden bir nimetti. Unutmayalım, gerek Mezopotamya gerekse Mısır olsun, Eski Yakın Doğu’nun tüm uygarlıklarında güzel kokulu bitkiler ve onlardan elde edilen esanslar, losyonlar, kolonyalar, kremler, merhemler hem güzel kokuları, beslenme değerleri, hem de tıpta tedavi edici nitelikleri açısından yaygınca kullanılırdı. Yıkanma daha dünkü hijyenik bir gelişmedir. Zira eskilerin her gün banyo yapma ve sık sık saç yıkama alışkanlık ve olanakları yoktu.
Güzel kokulu nesneler özel kullanım yanında ve dışında oldukça geniş bir yelpazeyi kapsar. Dini merasim ve büyüler en başı çekerler. Bir büyü ayini yapılacaktır. Bu amaçla çok sayıda masa yerleştirilir. Büyü uzmanı “ince yağ“ denilen güzel kokulu parfümden biraz alır ve onu güneşe doğru püskürtür veya serpiştirir; bu arada bu büyü eylemine eşlik eden “parfüm ananeşhiya-‘sının sözleri” denen tılsımlı, herkesin anlamadığı ilahiler mırıldanır. Bu mırıltıların neler olduğunu kestirmek zor değildir. Genelde bir benzetme (analoji) söz konusudur ve “bu parfüm tanrıları nasıl yatıştırıyorsa, hastanın derdi de aynı şekilde yatışsın, yani iyileşsin!”, denmek istenir.
din ve günlük yaşam ve dini törenlerin ayrılmaz bir parçasıdır. Yakılan meşalelerde kullanılan maddenin güzel kokulu olmasına çok dikkat edilir. Bol çıralı sedir ağaçları, reçineli çıralar, ardıç ağaçları, kozalaklar, başkaca güzel kokan bitkiler ile hayvansal ve bitkisel yağlar kullanılırdı.
Güzel kokuların girdiği en önemli alanlardan birisi de elbette mutfaklardır. Tanrıların en çok hoşuna giden yemek ve içkiler, lezzetleri yanında güzel kokulu olanlarıdır. Güzel kokan yemekleri yemenin içmenin ayrı bir usulü vardır. “Kana kana, doyasıya, tadını çıkararak, şapırdatarak içmek” karşılığı “şarap” denen ayrı bir fiil kullanılır. Hele bir de varşuli eku- diye bir fiil vardır ki, tadı ve kokusu dört dörtlük olan içkileri içerken kullanılır ve şarabı neredeyse geveleyerek için gurmeleri akla getirir. Nadiren de olsa bazı baharat çeşitlerinin kullanıldığının yazılmasına karşın, bunların neler olduklarını ve hangi tür yemeklere ne kadar miktarda katıldığını bulup çıkarmak maalesef mümkün değildir. Güzel kokulu bitkiler daha ziyade ıtriyat olarak hem kurban sunarken, hem de büyü vasıtasıyla yapılan arındırma ayinlerinde yaygın olarak kullanılıyordu. Yüzlerce şifalı ve güzel kokulu bitkiler arasında hangilerinin esans ve losyon üretiminde kullanıldığını tespit etmek, sınamalara dayalı özenli araştırmalar gerektirir. Bir ayakları Anadolu’da olan iki önemli şahsiyet, Kleopatra ve Anavarzalı Dioskrudes bu konuda kitaplar yazmışlardır.
Yazıyı Keşfetmiş, Ama Kendi Tarihini Yazamamış Bir Kültür Kavmi: Luviler
Anadolu’nun kaderini yüz yıllarca ellerinde tutanlar sadece Hititlerden ibaret değillerdir. Genellikle kendi devletlerini kurmamış, daha doğrusu kuramamış olan uluslar vardır ve kültür kavimleri arasında yerlerini alırlar. Bunlar, militarizmi barış, sanat ve insanca yaşamı yeğleyen gerçek insan ve asil kavimlerdirler. Savaşmadıklarından, işgal etmediklerinden, azgın büyük güçler onları yutmuştur ve anlaşılır nedenlerden ötürü kahramanlık destanları da yoktur; bu yüzden tarih onları neredeyse unutmuştur. Bazıları bunları ciddiye almasa da, insanca ve hümanist yönleriyle sempatimizi kazanırlar. Başkalarının kılıçla yaptıklarını, onlar iyilikle yapmışlar ve maalesef tam insan olmanın ceremesini çekmişlerdir. Hattiler, Hurriler, kısmen Sümerler, Minoslar, Etrüskler, Karlar sadece bazılarıdır. Romalılar karşısında Grekler de öyledir. Onun için bir tekerleme, MÖ 146’da Grekliliğin nabzının attığı son kale Korint işgal edilince, “Mağlup Yunaniştan galibin elinden kılıcını aldı ve kaba İtalya’ya sanatları götürdü” (Graecia capta ferrum victorem cepit et artes intulit agresti Latio), demiştir. Şimdi bu barış meleklerine Luvileri de katmamız gerekir.
Luviler, işgalciler ve göçmenler ülkesi Anadolu’ya oldukça erken dönemlerde, yaklaşık MÖ 2500’lerde ırktaşları Hititlerle aynı anda, hatta muhtemelen onlardan biraz daha erken bir tarihte gelmişlerdir. Hititler Boğazları geçerek ya da Kafkasya üzerinden Kızılırmak kavsi içinde kalan Orta Anadolu’ya geçerlerken, Luviler büyük bir olasılıkla Yunanistan ve Ege Denizi üzerinden gelerek Ege Adalarını ve Batı Anadolu’yu yurt tutmuşlardır. Sonraları Güney Anadolu’nun dağlık kesiminden ve Likya üzerinden Çukurova ve Suriye’ye yayılmışlardır. Yer isimlerinin yayılışı durumun böyle olduğunu göstermektedir. Yeni yurtlarını edinirken kılıç kullandılar mı, bilemesek de barışçıl yollardan sızmış olmaları daha çok muhtemeldir.
Dediğimiz üzere, Hititlerin aşırı militarist ve baskıcı yayılmacılığına ve üniter bir devlet kurma ihtiraslarına karşın, Luviler barışçıl sızma yöntemleriyle yayılmışlar ve yaşam alanlarını genişletmişlerdir. Her eylemleri ateş ve barut kokan Hititlerin aksine, tarih, onların yaptıkları veya onlara karşı yapılan tek bir savaştan bile söz etmemektedir! Tabii ki bunu yazarken Batı Anadolu’daki Arzava devletlerini ve Hititlerin savaştıkları diğer politik güçleri Luvilerin kurdukları devletler olarak değil, yerli güçler ve Luvileri de onların tebaaları olarak görüyoruz!
Luviler, Hititlerin savaşla kazandıkları yerlere barışçıl yöntemlerle gitmişler, yerleşmişler ve onlara tâbi olarak yaşamışlardır. Uzun yüz yıllar sadık tebaa olarak yaşamışlardır. Sadece Hitit imparatorluğun sonlarına doğru Luvi halkı arasında bir kıpırdanma, uyanma gözetlenmekte, artan Luvi nüfusuna paralel olarak politik yapılaşma ve bağımsızlık elde etme ve devlet kurma faaliyetlerinde bir yoğunluğun belirtileri görülmektedir. Kıpırdanma halk tabakalarından mı geldi, yoksa onların liderliğine soyunan önderlerden mi kaynaklanıyordu, bilemiyoruz. Kaynaşma bu kez de kültürel alanda belirginleşmektedir. İçten içe kaynaşma o kadar yoğundur ki, Hitit dili bile Luvi üstünlük ve yayılmacılığından payını almıştır, Luvice kelimelerle dolu melez bir dil olup çıkmış, Hattuşa sokaklarında yaygınca konuşulan bir sokak dili olmuştur. Yeni oluşumun merkezi Konya Ovası’nda aranan Aşağı Ülke veya Tarhundaşşa’dır. Devlet neredeyse ikiye bölünmüş ve güçler paylaşılmış; kuzey kesimi Hititlere kalırken, güney kısmı Luvi hakimiyetine geçmiştir. Ancak geç kalınmıştır, zira on yıllar sonra da MÖ 1200’lerde diğer imparatorluklar gibi Hitit devleti ve yenice kurulan Luvi devleti de çöküp gitmiştir. Hitit imparatorluğunun çöküşünün ardından beş yüzyıl boyunca Luvicenin varlığını sürdürdüğü tahmin edilmektedir.
Arkasından izleyen ve çoğu karanlıklarla kaplı Demir Devri’nde veya Geç Hitit döneminde (MÖ 1200-700), Güneydoğu Anadolu’da gerçek efendiler artık Hurriler ve Hititler değil, Luvilerdir. Çukurova dahil Güney Doğu Anadolu, Kuzey Suriye’de çok sayıda kent devleti kurmuşlarsa da kılıç ve kaba güç kullanmasını hâlâ öğrenemedikleri anlaşılıyor, zira politik ve kültürel liderliği her nasılsa bu kez de Semitik Aramilere kaptırmışlardır; şimdi Hititlerin yerini onlar almışlardır. Çok sayıda kurulan kent devletleri yayılmacı ve militarist Yeni Asur devletinin gölgesinde, kâh himayesi kâh tehdidi altında varlığını sürdürmüştür. Asur yazılı kaynakları bu kabilelere “Hatti-Hitit” deseler de bunların Hititlerle alâkası yoktur; bağlantı sadece politik güç ve gelenek üzerindendir. Sadece bazı isimler ve gelenekler Hitit imparatorluğunun altın çağına atıfta bulunur ve anımsamaları taşır, o kadar!
Luvi Dili ve Yazıları
Luvi dili genetik olarak Hititçeye çok benzeyen, Hint-Avrupa kökenli bir dildir ve dolayısıyla çoğu Avrupa diliyle akrabadır. Hititçe yanında yazıya geçirilen en eski Hint-Avrupai dildir. Hitit İmparatorluğunun resmi dili Hititçedir, ama Luvice yoğun biçimde halk dilidir. Kaya anıtlarında Hiyerogliflerle Luvice yazılması, basit halka dönük propaganda aracı olarak anlaşılmaktadır.
Sümer çivi yazısı kullanılarak yazılan Luvice lehçenin çözülmesi Hititçenin çözülmesine paralel olarak ve sorunsuz şekilde yürütülmüştür. Buna karşın ayrı bir şive oluşturan Hiyeroglif Luvicesinin çözülmesi çalkantı ve zorluklarla dolu uzun yıllar almış ve hâlâ kesin kes sonuçlandırılabilmiş değildir. Deşifre etme maceraları, Hititlerin keşfinin ayrılmaz bir koludur. Erken dönemlerde iki dilli mühür baskıları yol gösterirken, 1946 yılında Karatepe’de Helmuth Theodor Bossert’in Luvice ve Fenikece iki dilli yazıtları bulması ve vakit kaybetmeden yayınlamasıyla, dilin çözülmesi biraz daha sağlam temeller üzerine oturmuştur.
Çivi yazısı sadece kil tabletler üzerine yazılmıştır. Dil, bağımsız yazıtlardan ziyade büyü metinleri içine serpiştirilmiş büyü formüllerinden ibarettir. Buna karşın, Hiyeroglifler çoğunlukla taş ve kayalara, mühürlere, madeni kap ve silahlar üzerine, kurşun, bal mumu ve ağaç levhalara yazılmıştır. Özellikle vurgulayalım ki, Hitit imparatorluk devrinde her iki yazıyı da Luvilerin kendilerinin kullandıklarına dair elimizde hiçbir kanıt yoktur.
Luvilerin Geride Bıraktıkları Tarihi Miras
Unutmayalım, Hititler bile Luviler aracılığıyla keşfedilmiştir, zira Kuzey Suriye’de ilk kez ele geçen ve Hititlere mal edilen buluntuların hepsi de Geç Hitit dönemi Luvilerin malıdır! Yani Luviler olmasaydı, kim bilir Hititliliğin iz ve kanıtları daha kaç yüz yıl toprak altında gizli kalacaktı!
Luviler akrabaları Hititler gibi yabancı kültürlere sonuna kadar açık, birlikte yaşamasını seven, kendisinde olmayan teknoloji ve kültür verilerini alıp uyarlayan çok kültürlülüğe yetkin ve yatkın bir kavimdiler. Önce Anadolu’da Hititler, Hurriler ve Hattilerle, sonra Çukurova’da Hurriler ve Samilerle bir arada ve iç içe yaşadılar, kültürel ve folklorik değerleri hem verdiler hem de aldılar. Çukurova’da bilhassa tıp ve tedaviye dönük büyü alanında Hititçe, Luvice ve Hurrice karışımı melez bir dil gelişti. Anadolu folkloruna, kültürlerine, müziğine, eğlence ve akrobatik oyunlara, tıbba çok önemli buluşlarla katkıda bulundular. En önemlisi, Anadolu’nun her yanını süsleyen çoğu kabartmalar eşliğinde Hiyeroglif yazılı kitabeler, Orta Anadolu’da başlayıp, Çukurova üzerinden Suriye içlerine kadar giden Geç Hitit/Luvi taş eserleri, heykeller, seramikler, mühürler ve kabartma ve sfenkslerle süslü muhteşem kapılarıyla kent kalıntılarıdır.
Luvi varlığının en güçlü olduğu yerin, güney Anadolu yanında Kizzuwatna ülkesi denilen Çukurova olması bir tesadüf değildir. Bu topraklar, bir zamanların bereketli ve gelişmiş uygarlıklara ev sahipliği yaptığı yerdir. Luviler burada Hurriler ve diğer yerli kavimlerle birlikte bir azınlık olarak yaşasalar da, çalışkanlıkları ve uygarlık merkezi Mezopotamya’ya yakınlıkları ve uyum sağlama yetenekleri sayesinde üstün ve çevre koşullarına uygun bir uygarlık geliştirmişlerdi. En güçlü oldukları alan, toprakların bereketi ve iklimin uygunluğu sayesinde elbette tarım, hayvancılık ve avcılıktı. Bunun yanında bölgenin Toroslar ve Amanos Dağlarında görülen şifalı otlar diyarı olması, bura halkının yaşlı ve deneyimli “koca karıları”nı ve bilge doktorlarını, bu otları büyüsel tedavi yöntemi kılıfına sokarak olmadık hastalıkların tedavisinde kullanmalarını sağlamıştır. Bu uygulamalara hayran kalan Hititler, ayinlerin ve uygulamaların hepsini de derlemişler, Hititçeye tercüme ettirmişler ve Hattuşa’daki arşivlerinde saklamışlardır. Kraliçe Puduhepa bu konuda önderlik yapmış seçkin bir kişidir. Çoğu kâtibi bu işle görevlendiren kişi odur. Tüm tercüme eserler, onun adını ve mührünü taşır! Hurrilerle birlikte Çukurova’da büyü ve şifalı otlara dayalı ilkel tıbbın temeli atılmıştır. Bu uzmanlar, tedavi edemeyecekleri rahatsızlığın olmadığına inanırlardı. Anne baba, çocuk, kardeşler, karı koca arasındaki aile içi geçimsizliklere bile çare buluyorlardı. Gerek modern farmakolojinin babası Dioskurides gerekse efsane doktor Lokman Hekim, onların yaşadığı coğrafyada yaşamıştır. Onların engin bilgileri ve deneyimleri sayesinde omuzlar üzerinde yükselirler.
Okurlarıma yukarıda verdiğim kısa bilgilerle ilgili daha fazla bilgi edinmeleri açısından birkaç kaynak vereceğim:
A. Ünal, Hattušili III. Teil I: Hattušili bis zu seiner Thronbesteigung, 2 cilt, Texte der Hethiter 3-4, Heidelberg1974
A. Ünal, Hitit Sarayındaki Entrikalar Hakkında Bir Fal Metni (Ankara 1983)
A. Ünal, Hittite and Hurrian Cuneiform Tablets from Ortaköy (Çorum), Central Turkey. With two Excursuses on the “Man of the Storm God” and a full edition of KBo 23.27 (SIMURG, İstanbul 1998)
A. Ünal, The Hittites and Anatolian Civilizations ve Türkçesi: Hititler‑Etiler ve Anadolu Uygarlıkları (Etibank, İstanbul 1999)
A. Ünal, Hititler Devrinde Anadolu, 3 cilt (Arkeoloji ve Sanat Yayınları İstanbul 2002, 2003, 2005)
A. Ünal‑ S. K. Girginer, Çukurova‑Kilikya. Taş Devrinden Osmanlılar Dönemine Kadar Kilikya’da Tarihî Coğrafya, Tarih ve Arkeoloji (Homer Kitabevi İstanbul 2007)
A. Ünal, Hititler‑Etiler, Anadolu Arkeolojisi, Türkler ve Orientalizm“, XV. Türk Tarih Kongresi I. Cilt, Ankara 2010, 109‑138
A. Ünal, Der aktuelle Stand der Altanatolistik im Lichte der neuesten Forschungsergebnisse: Einige Brennpunkte, Acts of the VIIth International Congress of Hittitology (2010) 917‑938
A. Ünal, Amazonlarin Eski Anadolu Kökenleri Hakkinda Yeni Kaynak ve Gözlemler, Cedrus, the Journal of MCRI 1 (2013) 21‑32
A. Ünal, Eskiçağ Anadolu Toplumlarında Kadın. Anayanli Bir Hitit Kraliçesi Puduhepa ve Zamanı (Ankara 2014)
A. Ünal, Hititçe‑Türkçe Türkçe‑Hititçe Büyük Sözlük Hattice, Hurrice, Hiyeroglif Luvicesi, Çivi Yazısı Luvicesi ve Palaca Sözlük Listeleriyle Birlikte (Bilgin Kültür Sanat Yayınları, Ankara 2016)
A. Ünal, Hititler ve Eski Anadolu Toplumlarında Din, Devlet, Halk ve Eğlence. Müzik, Dans, Spor, Akrobasi, Sirk ve Gladyatör Oyunları (Bilgin Kültür ve Sanat Yayınları, Ankara 2016)
A. Ünal, Paylaşılamayan Kraliçe Puduhepa ve Memleketi Kayıp Kent Lawazantiya, şurada; Her Yönüyle Osmaniye. Stratejik Kalkınmada Kent Değerleri Sempozyumu (2016) 19‑24
A. Ünal, Hititler Devri Anadolu'sunda Gezmek ve Dolaşmak: Yolculuk, Ticari Geziler, Askeri Seferler ve Ulaşım Aracı Olarak Yollar, Daglar, Vadiler, Köprüler, Deniz ve Irmaklar, şurada: B. Gökçe‑P. Pinarcık (yayınlayanlar), Eski Yakındoğu'da Ulaşım Üzerine Yazılar (Ankara 2018) 1‑80
A. Ünal, Eski Anadolu Siyasî Tarihi. Kitap 1 Eski Taş Devri’nden Hitit Devleti’nin Yıkılışına Kadar (M. Ö. 60.000‑1180) (Büyük boy bir haritayla birlikte) (Bilgin Kültür ve Sanat Ankara 2018)
A. Ünal, Archaeology, Philology and Ethnicity in Eastern Anatolia and Transcaucasus: A Brief Historical and Diachronic Synopsis, in: Amiran Kakhidze, Irene Tatishvili (yayınlayanlar), Ancient Metallogenic Centre of Georgia (Ajada). New Discoveries, Contacts with Eastern Civilizations, Innovations, Perspectives, Batumi June 25‑28 2018 (Tiflis 2019) 156vdd.
A. Ünal, Hitit Başkenti Hattuša’da Otuz Bin Koyunlu, On Bin Boğalı ve Bol İçkili Büyük Şölen. Eski Anadolu’nun 3500 Yıllık Yemek ve İçkileri. Arazi Mülkiyeti, Tarım, Hayvancılık, Avcılık ve Arıcılıköa Birlikte (Ankara 2019)
A. Ünal, Lingue Hthiticae Grammatica. Hititçe Dilbilgisi. Çivi Yazısı İþaret Listesi ve Çok Sayıda Okuma Parçalarıyla Birlikte (Ankara 2019)
A. Ünal, Hititler ve Eski Anadolu Halklarında Mit, Efsane, Destan ve Masallar. İçerik, Köken, İlişki ve Kültürlerarası Etkileşimler (Bilgin Kültür Sanat Anakara 2020)
A. Ünal, Eski Anadolu Toplumlaranda Kadın ve Kraliçe Olarak Yaşamak ve Feminist Hareketlerin İlkel Örneklerinden Puduhepa (Ankara Bilgin Kültür Sanat 2022)
A. Ünal, Keşşi, Kumarbi, Telipinu, Ullikummi ve Tanrısal Saltanatın Kesin Çöküşü. Ezenler ve Ezilenlerin Mitolojik Romanı, Kitap 1 (Bilgin Kültür Sanat, Ankara 2022)
A. Ünal, Osmanlıdan Günümüze Türkiye’de Oryantalist Güdümlü Eski Çağ Bilimleri Araştırmalaıý. Tarih Yazımı, Ölü Diller ve Arkeloloji. Perde Arkasında Döndürülen Dolaplar ve Geççekler (Bilgin Kültür Sanat, Ankara 2022)
A. Ünal, Elazığ, Keban, Altınova ve İšuwa, Fs Ülker Ardiçoğlu (2022)
A. Ünal, Yazılı Kaynaklar Işığında Tunç ve Demir Çağlarında Yesemek ve Çevresinin Tarihi, Eski Yakın Doğu'da Taş Ocakları, Heykeltıraşlık Atölyeleri ve Yesemek'in Yeri. Yesemek 1. ve 2. Uluslararası Arkeoloji Sempzyumu Bildirileri (Gaziantep 2022) 16‑47
A. Ünal, Özel Yaşantım ve Bilimsel Araştırmalarıma Aralıksız Eşlik Eden Radyolu Yıllar (Bilgin Kültür ve Sanat Yayınları, Ankara 2023)
A. Ünal, Dünyanın en Eski Özgürlük Savaşçıları Keşşi, Kumarbi, Telipinu, Ullikummi ve Tanrısal Düzenin Kesin Çöküşü. Ezenler ve Ezilenlerin Mitolojik Romanı (Bilgin Kültür Sanat Yayınları, Ankara 2023)